Datça Geleceğini Tartıştı
22 Kasım 2008 Cumartesi günü saat 14.00 de Mimarlar Odası Muğla Şubesi ve Mimarlar Odası Datça Temsilciliği’nin düzenlediği ‘Datça ve Gelecek, Olanaklar - Beklentiler - Endişeler’ isimli Panel-Foruma Muğla Şube üyesi çok sayıda mimar ve Datçalı katıldı
 DİĞER FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYIN
Mimarlar Odası Genel Başkanı Bülend TUNA, Türkiye’nin turizm politikalarını, bu politikaların yarattığı olumsuz etkileri, yapılaşmaya olan yansımalarını ve Datça özeline ilişkin görüşlerini dile getirdiği açılış konuşmasını panel-forumun verimli geçmesi dilekleriyle sonlandırdı.
Mimarlar Odası Datça Temsilcik Başkanı Halis Çimen yaptığı konuşmasında; Datça’nın ileriye yönelik beklentileri, vizyon arayışları ve bazı yatırımlarla ilgili tartışmaların son zamanlarda arttığını, bu tartışmalara halkın katılımının da gözlendiğini dile getirdi. Bu paneli düzenlerken amaçlarının bu tartışmaları yoğunlaştırarak doğru yola ulaşmada konuyu uzmanlarıyla değerlendirmek olduğunu vurguladı.
Datça Belediye Başkanı Erol Karakullukçu; Datça’nın Hem Muğla’da hem de Türkiye’de özel bir yeri olduğunu, iki kentsel sit alanı bulunan Datça’da 1950’li yıllardan sonra İskele Mevkisine yaşanan göçle yapılaşmanın kendine özgü yapısını koruyamadığını ancak yaklaşık on senedir plan şartlarını zorlayarak yapılaşmayı belli bir nizama oturtmaya çalıştıklarını ve burada Mimarlar Odası ve mimarlardan büyük destek aldıklarının altını çizdi.
Datça Kaymakamı Mustafa Kaya ise Datça’nın son zamanlarda Mimarlar Odası’nın da katkılarıyla geleceğini tartışmaya başladığını ve artık bir konsensus ortaya çıktığını belirterek; eko-turizm ve kırsal kalkınma projeleriyle Datça’nın geleceğinin daha güzel olacağına inandığını dile getirdi. İlçenin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca da eko-turizm bölgesi ilan edildiğini ve buna bağlı olanakların en iyi şekilde değerlendirilerek burada Bodrum ve Kuşadası’nda oluşan olumsuzlukların yaşanmaması için gerekli tüm çalışmaların yapılması gerektiğini söylerken, en büyük görevinse mimarlara düştüğünü vurguladı.
Deniz İncedayı’nın yönettiği Panel-Forum kısmında Feridun Duyguluer / Kıyı planlamasındaki gelişmeler, Özden Akgüç / Yerel gözlemler, Kevser Üstündağ / Turizm Beldeleri’nde bir çözüm olarak Eko-Köyler ve son olarak Hürriyet Öğdül / Koruma Alanlarında Bölgesel Yaklaşımlar isimli çalışmalarını dinleyicilere sundular.
Etkinliğimiz Oktay Ekinci’nin yönettiği forumla son buldu.
Mimarlar Odası Genel Başkanı Bülend Tuna’nın konuşmasının tam metni:
Saygıdeğer konuklar, değerli meslektaşlarım, Mimarlar Odası adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bugün Datça’nın geleceğini, kentin olanaklarını, beklenti ve endişelerimizi konuşacağız, uzmanların görüşlerini dinleyecek, sizlerle birlikte değerlendireceğiz. Etkinliği düzenleyen Muğla Şubemizi, Datça Temsilciliğimizi ve bu etkinliğe katkı koyanları kutluyor, çabalarından dolayı teşekkür ediyorum.
Konumuz Datça ve geleceği olunca aklımıza gelen ilk konu doğal olarak turizm olmaktadır. Turizmin Datça’ya etkileri, planlama sorunları, öneriler panelde ele alınacaktır. İzninizle ben de konuşmama turizm konusuna vurgu yaparak başlamak istiyorum. Mimarlar Odası olarak “Turizm, Turizm Politikaları ve Mimarlık” konusunu sıklıkla ele alıyor, değerlendiriyoruz. Geçtiğimiz günlerde Antalya Şubemizin düzenlediği uluslararası bir sempozyumda aynı temayı işlemiş ve katkılar derlemeye çalışmıştık. Her toplantıda yeni bilgiler ediniyor, fikir alışverişinde bulunuyoruz, ama bununla yetinmek istemiyoruz. Kamu kaynaklarının doğru yönde ve yerinde kullanılması, bunun gözetilmesi toplum ve kamu adına görev yapan meslek kuruluşlarının temel işlevlerindendir. Üniversitelerin, meslek örgütlerinin bilgi birikimlerinden yararlanılmasına önem verilmesini, yol gösterici çabalarından yararlanılmasını diliyorum.
Değerli katılımcılar,
Dünya Turizm Örgütü, 2020 yılında dünyadaki turist sayısının 1,5 milyar kişi, toplam turizm gelirinin ise 2 trilyon ABD doları olacağını öngörmektedir. Bu rakamlar heyecan vericidir. Yine aynı verilere göre, günümüzde 75 milyon ziyaretçi ile birinciliğini sürdüren Fransa’nın kültür ağırlıklı yaklaşımı övülmekte, İtalya ve İspanya’nın benzer yaklaşımları sürdürdüğü belirtilmektedir. Turizm sektörüne ilişkin yeni eğilimlerin incelendiği, tatilcilerin tercihlerinin deniz-kum-güneş üçlüsünden eğlence-eğitim-çevre üçlüsüne kaydığının gözlendiği, sezonluk faaliyetlerin yıla yayılmasına yönelik programların ağırlık kazandığı, turist profili üzerinde çevre duyarlılığı ve siyasi tercihlerin belirleyiciliği vurgulanmaktadır. Pek çoğunuzun zaten bildiği bu veriler ortadayken, bu çalışmalar hiç yapılmamış, dünya üzerindeki gelişmeler turizmcilerimiz tarafından hiç izlenmemiş gibi, ülkemizde hâlâ daha turizm yatırımlarında sadece niceliğe önem verilmesi, yatak sayısındaki artışa vurgu yapılması, bununla yetinilmesi yüreğimizi acıtıyor doğrusu.
Her yıl milyonlarca insanın başka ülkelere, bölgelere gideceğini, yeni kültürlerle tanışacağını, farklı yaşamları, kültürleri olan insanlarla görüşeceğini, bunun yaşamımızı, dünyamızı güzelleştirebilecek bir etkileşim sağlayabileceğini düşünmek bizi umutlandırıyor. Ama ne yazık ki, “her şey dahil” sistemiyle evinden alınarak sahildeki otele kapatılan turistin kentle, kentliyle, kültürümüzle bir alışverişi olamadığını, böyle bir arayışa girmediğini görüyoruz.
Tarihî çevrenin turizmin hizmetine sunulmasının yol açtığı bazı sıkıntılara da değinmek isterim. Geçmişten günümüze kalan mimari mirasımızın en önemli kültür varlıklarımızdan olduğunu, bizlerin bu eserleri sağlıklaştırarak gelecek kuşaklara aktarmakla görevli olduğumuzun bilinciyle davranılması gerektiğini düşünüyoruz. Turizm sayesinde bu eserlerin restorasyonuna kaynak ayrılabildiği gerçeğini elbette unutmuyoruz. Ancak gerek antik sitlerin yönetiminde, gerekse restorasyonunda karşılaştığımız aksaklıkların endişesini de sizlerle paylaşmak istiyoruz. Proje hizmetlerine az pay ayrılması, uzmanlığa saygının belki de en çok arandığı yer olması gereken eski eserlerin restorasyonunda işin gerektirdiği çapta ve çeşitlilikte uzmanın zorunlu tutulmaması, yapıların ehil olmayan kişiler eliyle tehlikeli bir şekilde hırpalanmasını getirmektedir.
Turizmin teşvik edilmesine verilen önem şimdiye kadar çevrenin aleyhine bir seyir izlemiştir. Ormanların, ekolojik bitki örtüsü bakımından hassas alanların bu konuyla ilgili raporlar göz ardı edilerek turizme açılmasına karar verilmesi geri dönülmez bir tahribatın yolunu açmaktadır. Sürdürülebilir çevre bilincinin gelişmesini, hızla yok edilen bu kaynakların sonsuz olmadığının farkına varılmasını, bu tahribatın acilen önlemesini diliyoruz. Turizm denince deniz kıyısında otelcilik anlaşılmakta, kullanılabilir tüm sahil bandı yapılarla kapatılmaktadır. Oysa her şeyden önce buralarda tüm vatandaşların kullanım hakkı vardır ve suya ulaşılabilirliğin kesilmemesi gerekmektedir.
Genel planlama içerisinde nasıl, ne yoğunlukta ve nerede yer alacağının belirlenmediği, aksine arsa sahibi ile yatırımcının pazarlığı ile rasgele dağıtılmış turizm yapılarının kentlerimizi şekillendirdiğini görüyoruz. Dünyanın herhangi bir yerinde rastlanabilecek yapı tiplerinin ithal turizm imgeleri şeklinde kıyılarımıza kentlerimize serpiştirilmesini izliyoruz. Bu yapıların, öncelikle bölgenin şartlarına, geleneksel yapı tipolojisine, bölgede kullanılan yapı malzemesine bağlı kalmadan tasarlanmasının getirdiği ek maliyet yüklerinin belirtilmesi gerekmektedir. Sıcak Akdeniz güneşinin altında cam seraların yapılmasının enerji sorununu dikkate alan bir tasarım olduğunu söyleyemeyiz.
Gürültü kirliliğinin turizm beldelerinde önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Her türlü eğlence olanağını sunan turizm komplekslerinde, geç saatlere kadar süren ve böylesi gürültülü eğlenceleri tercih etmeyen müşteriler için kâbusa dönüşen ortamlara sıkça rastlanmaktadır. Ayrıca eğlence mekânlarının yakınlarında oturmak da kentliler için kesintisiz bir işkenceye dönüşebilmektedir. Planlama sırasında doğru yer seçimi yapılmayan ve uygun konumlandırılmayan eğlence mekânlarının yarattıkları gürültünün, turizmin diyeti olarak sineye çekmek durumunda kalınması, kentin yaşam kalitesini etkilemektedir.
Değerli katılımcılar,
Konuşmamı hazırlarken “Datça türkülerinin envanteri çıkarıldı” başlıklı bir gazete haberi dikkatimi çekti. Datça Kaymakamlığının düzenlediği bir panelde “yemeklerin ve türkülerin envanterinin yapıldığı, manilerin, çocuk oyunlarının ortaya çıkarıldığı, derlendiği” duyuruyor; “Datça yarımadasında doğal hayatı ve kültürel zenginlikleri koruyarak bölgenin kalkınmasını sağlayan sürdürülebilir turizm politikalarını uygulamaya yönelik çalışmaların değerlendirildiği” bildiriliyordu. Biz mimarlar doğal olarak kültürel ve mimari mirasımızla, doğal çevrenin korunmasıyla ilgileniyor, bu çalışmaları önemsiyoruz. Bunun yanı sıra UNESCO’nun çalışma alanlarından birisi olan “somut olmayan kültürel miras” çalışmalarını da ilgiyle izliyor ve destekliyoruz. Datça’da yürütülen envanter çalışmasını bu kapsamda bir kazanım olarak görüyor ve emeği geçenleri kutluyorum. Datçalıların turizm pazarına sundukları deniz, kum, güneş ve önemli bir tarihî yerleşimin yanına şimdi kültürlerinin bir başka zenginliğini, somut olmayan kültürel miras kapsamında değerlendirilecek olan yöre kültürünün bu benzersiz özelliklerini koyacaklardır. Dünyada her yerin, her şeyin birbirine benzediği, aynılaştığı bir dönemde bu zenginliğin bir fark yaratmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.
Ne yazık ki Datça’ya daha önce gelme fırsatım olmadı. Umarım bundan sonra daha sık gelme olanağını bulurum. Datça’nın bir başka özgün alanla, Bozcaada ile ortak bir yanı olduğunu düşünüyorum. Kuzey Ege’nin bu güzel adasıyla Datça’nın benzerliğini çağrıştıran şeyler, ulaşılabilirliğin zorluğu, belki de bu nedenle henüz tüketilmemiş olması, özgünlüğün korunabildiği ender mekânları barındırabilmeleri ve şüphesiz kişi başına düşen entelektüel sayısının fazlalığıdır. Ne yazık ki yerel yaşam kültürüyle, büyük kent yaşamına alışan insanların beklentileri her zaman uyumlu bir beraberlik sağlayamamaktadır. Oysa bunun bir avantaj olması, Datça’da yaşamayı tercih eden aydınların birikimlerinin kentin yaşam kalitesini yükselten bir etken olarak değerlendirilmesi mümkündür.
Kentlerimizde sürdürülebilir bir turizm politikasının hayata geçirilmesi, planlama/mimarlık/kent yönetim üçlüsünün eşgüdüm içinde olmasını, verimli ve geleceğe yönelik akılcı gelişme hedefleri olan bir anlayışın benimsenmesini gerektirmektedir. Ne yazık ki bugün turizm mimarisi diye tanımlayabileceğimiz bir mimarlık ile insanı ve yerel halkı hedefleyen, onların turizmle buluşmasını, kalkınmasını amaçlayan bir mimarlık, çatışma halindedir. Çok zengin bir kültüre sahip olan Türkiye, geçmişini ortaya çıkartmanın yanı sıra, bugünü geleceğe taşımak açısından da yalnız turizm adına değil, kendi insanı adına da nitelikli çevreler oluşturmak zorundadır. Kentin turizmle birlikte gelişmesi, kentlilerin sahip oldukları doğal ve kültürel varlıkların evrensel kültürün bir parçası olarak ne kadar değerli olduklarını hissetmeleri, bu sürecin kültür varlıklarını tüketerek değil, koruyarak, yaşatarak, sağlıklaştırarak sürdürülebileceğini fark etmeleri önemlidir.
Kentlerin kentliler için yaşanılır olması, altyapısının, sosyal donatı alanlarının, ulaşımının çözülmüş olması, yeşil alanlarının çokluğu ve iyi işlenmiş olması başlı başına bir zenginliktir ve kenti gezmeye gelenlere o kentte yaşama isteği uyandırır. Denizi, güneşi, ören yerlerinin görülmesi bahasına katlanılan sıkıntılar değil, kentlilerin mutluluğu hatırlanmalıdır. Böylesi bir izlenimi verebiliyorsak, böylesi bir çevre düzeni yaratabilmişsek turizmle kültürün mutlu bir evliliğini becerebilmişiz demektir.
Panelimizin başarılı geçmesini diliyor, katılımcılara saygılarımı sunuyorum.
H. Bülend Tuna
Mimarlar Odası Genel Başkanı
|